04 10 2009

8

     Tabea Borchardt'ın, 1998 Model Renault Twingo'suyla 
Velbert 'ten Düsseldorf 'a doğru ilerliyoruz. Tabea, kısaltılmış 
haliyle Bea, bir önceki akşam Hamburg'tan fotoğraf çekimi için 
gelmiş, ona kalacak yer ayarlaymadığımız için, Dayım ve ortaklarının yeni tuttukları fakat henüz taşınmadıkları boş ofiste kalmıştı.




     Öğle vakti ve güneş tam tepemizde. Düsseldorf'a tahmin ettiğimizden daha çok daha erken bir vakitte varacağımızı düşünüp, ışığın kesinkin olduğu saatlerde, bir yolunu bulup nasıl vakit geçireceğimizi düşünüyor, bir yandan da otobana çıkabilmemiz için tabelaları takip etmeye çalışıyorum. Sağ ve sol tarafında en az onar metrelik ağaçların bulunduğu bir yola giriyor ve onbeş-yirmi dakika boyunca sürmeye devam ediyoruz. Tam o sırada ormanın içinde inanılmaz  güzellikte ışık demetlerinin olduğu bir alan görüyorum.
"Bea DUR!"
Bea frenlere asılıp sağa çekiyor. O sırada arkamızdan gelen araçlardakiler kendi dillerinde ailelerimize sevgi sözcükleri iletiyorlar. Umursamıyoruz ve park edebileceğimiz bir alan arıyoruz.       
     Emektar Twingo'yu park ettikten sonra aracın arka tarafındaki elbise-aksesuar-ekipman yığınından işimize yarayacağını düşündüğümüz eşyaları şeçiyor ormana doğru ilerliyoruz. Ormanın girişinde güzel ve içi boş bir kök buluyoruz. Bea'yı içine girmesi için ikna etmek fazla vaktimi almıyor. Ne de olsa o da fotoğrafçı, güzel bir kare için her fedakarlığı yapar.




Ormanın içine giriyoruz. Işık demetleri, sonbahar yaprakları... Yine bir ağaç kökü buluyorum. Bu sefer Bea'den ağaç kökünün üzerine, kafası yere, yaprakların arasına, vücudu da ağaç kökünün üzerinde duracak şekilde uzanmasını istiyorum. Tam sırtını rahat ettirecek yaprakları toplamaya başlıyorum ki: ÖRÜMCEKLER! Her tarafta minik minik örümcekler. Nereye adımımı atsam en az yedi-sekiz tane örümcek fırlıyor. Bütün ormanı ele geçirmişler. Ekipmanımı yere koymaya çekiniyorum. Bu durumda Bea'dan nasıl yere uzanmasını isteyebilirim? Yine de Bea, bu durumdan rahatsız olmadığını ve uzanırsa fotoğraf için daha verimli olacağını söylüyor. Kabul ediyor ve uzanmasına yardımcı oluyorum. Belinin tam ağaç kökünün sivri yerine gelmesi gerekmesine rağmen,  o yine de aldırış etmiyor ve ne dersem yapıyor. O uzanırken ben de doğru açıyı bulmaya çalışıyorum. En az on dakika boyunca etrafında fır döndükten sonra yere sıfır bir açıdan çekim yapmam gerektiğini düşünüyorum. Fakat yerlerdeki örümcekler beni iki kere düşündürüyor. Zavallı Bea'ya bakıyorum. Örümcekler ara ara boynunda hatta yüzünde geziyor ve onları alman zorunda kalıyorum, o ise kımıldamıyor bile. Pekala Berk erkek ol! Yere uzanıyorum. Yüzümün önünde sülüğümsü bir yaratıkla selamlaşıyor ve çekmeye devam ediyorum.  




     Sonunda istediğim kareyi yakalıyorum ve ormanın içlerine doğru ilerlemeye devam ediyoruz. Bir süre sonra kütük yığınları görüyorum. Bana ölü doğayı anımsatıyor. Bea'ya kütüklerin altına, örümceklerin arasına uzanmasını, kendisini ölmüş ağaç kütükleri gibi hissetmesi gerektiğini, kütüklerin onun ailesi olduğunu söylüyorum. Dakikasında ölü bir ağaç kütüğüne dönüşüyor. İfadesizce, ölü gibi uzanıyor. Doğa'nın bir parçasıymış gibi... Yine doğru açıyı bulmak için kütüklerin üzerlerine çıkıyorum. Bir kaç kare çekiyorum ki bir anda çürük olduğunu anladığım kütükler kırılıyor. Kendimi fotoğraf makinemi koruyacak şekilde yere atıyor o sırada Bea'nın kütüklerin arasında kaldığını düşünüyorum. Arkamı dönüyorum. Bea sağlam ama kütükler için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Onu kütük yığınından kurtarıp ayağa kalkmasına yardım ediyorum. İlerde daha farklı ağaçlar görüyor ve o tarafa doğru gitmek istiyor. Kabul ediyorum ve yine ormanın içlerine doğru ilerliyoruz. İlerledikçe örümceklerin boyutları ve yolumuza, her tarafımıza dolanacak şekilde rastgele örülmüş örümcek ağlarının sayısı artıyor. Serçe parmağımın boyutundaki bir örümceğin ağına yakalanmaktan son anda kurtuluyor ve artık dönmemiz gerektiğimi söylüyorum. Burası iyice Tolkien'in ormanlarına benzemeye başladı!
     Twingo'ya dönüyoruz. 




     Yarım saat kadar sonra Düsseldorf'a varıyoruz. Medeniyet! Arabayı park ettikten sonra şehir merkezinde bir şeyler atıştırıyoruz. Kahveye ihtiyacım her geçen dakika artıyor. Kendimi günde on dört saat uyumak, her yere gecikmek ve ya bütün gün tembellik etmek gibi bir çok kötü alışkan kurtarmış olsam da bazı alışkanlıklarımı da farkında olmadan arttırıyor, günde bir litreden fazla kahve tüketmeye başlıyorum. Tabi arada, bol bol alkol tüketmek gibi bazı faydalı alışkanlıklarımı da yitiriyorum. Kahvelerimizi de içip Westfalen-Northrhein Eyaleti'nin meclis binasına yürüyoruz. Yeni seti tam meclis binasının önünde çekme kararı alıyorum. Bea, makyajını tazeliyor. Orada, bir kaç kare haricinde bir türlü istediğim sonucu alamıyorum ve ayrılmaya karar veriyoruz.
     Meclisin yanındaki yolda, Nehir kenarından ilerliyoruz. Bea, kayalıklara gitmek istediğini söylüyor ve ben yine onaylıyorum. Ayağında hala topuklu ayakkabıları olduğu için kayalıklarda yürümesine yardımcı oluyor ve onu güvenli bir yere oturtuyorum. Ne zaman tankerler ve ya sürat tekneleri geçse Rhein'ın suları uzerimize sıçrıyor ve fotoğraf makinemi korumak adına kayalıklardan nehre düşme tehlikesi yaşıyorum. Bu defa Bea için hava hoş, ne de olsa sadece kayalıklarda güneşleniyor. O sırada köprüden ufak bir kitle neşeyle bizi izliyor, belki de nehre düşeceğim anı bekliyorlar. Daha çok beklersiniz!




Aynı kayalıklardan geri yürüyor ve nehre paralel ilerleyen eski bir yol buluyoruz. Hava kararmaya başlıyor, tripot kullanmak zorunda kalıyorum. Tanrılar 800 ASA'yı ve Noiseware Professional'ı korusun! 
     Güneş batıyor ama yorgunluktan bir türlü yerimizden ayrılamıyoruz. En sonunda anlık bir cesaretle yine şehir merkezine ilerliyor ve tekrar kahve içiyoruz. Bir süre boyunca altkültürler ve politikadan konuşup Düsseldorf'tan ayrılıyoruz. Yolumuz uzun ve ertesi gün yine erken kalkıp aynı yolları tekrardan katetmek zorundayız. 
     Bir araba dolusu eşyamız, en az on beş kilo çeken antika radyomuz, bir gece vakti çalınmış sokak işaretimiz ve ellilerden kalma kostümümüzle...

09 09 2009

Northrhein - Westfalia



Havaalanındaki işçiler grev yaptığı için gergin bir bekleyiş sonrası bir saat rötarla yola çıkıyoruz. Yolculuğun başında,

hostes ve steward'ın, her hangi bir problem yaratmayacağını söylemesine rağmen,
fotograf çekmenin uçağı düşüreceğini iddia eden iki kişiyle tartışıyorum.
Fakat en sonunda beni tek başıma üçlü bir sıraya oturtuyorlar ve ben de yol boyunca bir yandan kahvemi içerken bir yandan da rahat rahat fotoğraf çekiyorum.


Uçaktan iner inmez sağanak yağış bastırıyor. Almanya'da çocukluğumun geçtiği eve doğru giderken, iki gündür havanın kapalı olduğunu ögreniyorum. Eve varınca tam onsekiz saat uyuyor ve ertesi gün uyanır uyanmaz Almanca kursuna gidiyorum.

Kursta bir Amerikalı (daha sonradan kurstaki benim dışımda tek erkek olan Amerika'lının bir Alman'a aşık olup Florida'dan buraya geldiğini ve ondokuz yaşında olmasına rağmen üç hafta sonra evleneceğini öğrenecektim! ), bir Rus ve bir de Japon'la karşılaşıyorum -ve tabiki Alman bir de öğretmenle. Adeta fıkra gibi!

İstanbul'da ki hayatımdan eser kalmıyor. Her sabah düzenli olarak yedide uyanıyor, kahvaltı ediyor, kursa gidiyor,
Almanca öğreniyor (öğrenmekten çok, tekrar hatırlıyor) , saat bir de kurstan çıkıp önce eve, sonra da şehir merkezi ve ya Rhein Nehri'nin kıyısına gidiyor ve akşama kadar şehrin fotoğraflarını çekiyorum.



Bir günlüğüne rutinimi bozup Köln'e gidip orada Almanya'da ki ilk modelimi çekiyor ve geceyarısından önce evime dönüyorum.
İnsanların birbirlerine karşı kibarlığını görünce önceleri bir şeyler yanlış

gidiyormuş gibi hissediyor fakat bu duruma da zamanla alışıyorum.
Şehir son oniki senede bir hayli
değişmesine rağmen çocukluğumun geçtiği parkları,
sokakları ve meydanları görür görmez anımsıyorum.

Türkiye'ye dönmeden önce son olarak inşaat halinde gördüğüm kulenin de yapımını bitmiş ve restorant olarak çalışır hale gelmiş
buluyorum.
Ben fotoğraf çekerken, insanlar Türkiye'dekinin aksine bana değil objektifin gösterdiği yere bakıyorlar. Başlarda biraz garipsememe rağmen doğru olanın aslında bu olduğuna karar veriyorum.
Her gün düzenli olarak boş vakitlerimde şehrin sokaklarını geziyor, onlarca, yüzlerce fotoğraf çekiyor ve sonrasında evime gelip yorgunluktan baygın düşmüş halde fotoğrafları rötuşluyor, ertesi gün aynı yerleri tekrar tekrar geziyorum.

Kuzeybatı eyaletinin başkenti;
Zengin ve kibar ve zarif, tıpkı bayrağındaki asil at gibi...

06 09 2009

Nerden Nereye?



Sabiha Gökçen - Düsseldorf













26 08 2009

New York Stern School of Business'te görevli psikologlar Justin Kruger ve David Dunning'in tarihe geçmelerine vesile olan bulguları, yani "Dunning-Kruger Etkisi" adıyla literatüre geçecek olan teorileri de, Türk sağduyusunun yüzyıllardır "cahil cesareti" dediği şeydir aslında.
Journal of Personality and Social Psychology'nin Aralık-99 sayısında yayımlanan teorileri özetle, "cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır" der.
Metin çözme, araç kullanma, tenis oynama gibi çeşitli alanlarda yapılan araştırmaların sonucunda şu bulgulara ulaşılmıştır:

-Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
-Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.
-Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.

-Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.
Değerlendirme zaafı
İki uzman daha sonra, bu teorilerini test etme fırsatı da buldular. Cornell Üniversitesi'nden 45 öğrenciye bir test yaptılar, çeşitli sorular sordular. Ardından öğrencilerden "testin sonucunda ne kadar başarılı olacaklarını tahmin etmelerini" istediler.
En başarısızların (yani sadece yüzde 10 ve daha az doğru cevap verenlerin), testin yüzde 60'ına doğru cevap verdiklerine, ayrıca iyi günlerinde olsalar yüzde 70'e ulaşabileceklerine inandıkları ortaya çıktı.
En iyilerin (yani en az yüzde 90 doğru sonuç alanların) en alçakgönüllü denekler olduğu (soruların yüzde 70'ine doğru cevap verdiklerini düşündükleri) görüldü. (Not: Dunning ve Kruger bu çalışmalarıyla 2000 yılında Nobel de kazandılar.)

İki uzman psikolog bu bilinçsizliği, "kronik kendi kendini değerlendirme (auto-evaluation) yeteneksizliğine" bağlıyorlar. Çalışan, kendi kapasitesini değerlendirmekten ve eksikliğini teşhis etmekten acizdir. Ama asıl vahim olan, bu "yetersizlik + haddini bilmeme" kokteylinin, mesleki açıdan, karşı koyulmaz bir itici güç oluşturması. Kariyer açısından bir eksiyken, artıya dönüşmesi.
İşinde çok iyi olduğuna yürekten inanan "yetersiz", kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve haddi olmayan görevlere talip olmaktan en küçük bir rahatsızlık duymayacaktır. Aksine bunu bir "hak" olarak görecektir. "Uyanıklık" bilecektir.
Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar ise çalışma hayatında "fazla alçakgönüllü" davranarak kendilerine haksızlık edecekler, öne çıkmayacaklar, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmayacaklar, kıymetlerinin bilinmesini bekleyecekler (ve bilinmeyince için için kırılacaklar ve kendilerini daha da geriye çekecekler) ve muhtemelen üstleri tarafından "ihtiras eksikliği" ile suçlanacaklardır. Üstleri de zaten, genelde "aynı yoldan geçmiş" insanlardır.
Buna, insan kaynaklarının, iki benzer CV arasından, "kendine güvenen ve iyi sonuç alma olasılığı yüksek" adayı tercih edeceği gerçeğini de eklerseniz, Dunning-Kruger Sendromu'nun Peter Prensibi'nin (*) yatağını yaptığı da ortaya çıkar.
Sonuçta, "kifayetsiz muhterisler" her zaman ve her yerde daha hızlı yükselecekler ve daha yukarılara çıkacaklardır. Etrafınıza bir bakın, uzmanlara hak vereceksiniz.
Kifayetsiz muhterisi nasıl tanırsınız?


1- Gücünü delegasyon bahanesinden alır. Ekibinin orkestra şefi havalarına girer.

2- Çok gürültü patırtı eder, çok şey yapıyormuş havası estirir.

3- Koridorlarda hızlı hızlı, düşünceli edayla yürür.

4- "Beşer şaşar" diye düşünür. Ama genellikle şaşan beşer başkası değil, kendisidir.

5- Ne olursa olsun, hazırlıklıymış, olacakları önceden biliyormuş gibi davranır.

6- Üstlerine karşı son derece kibardır; altındakilere (özellikle de en çok ihtiyaç duyduklarına) kötü muamele eder.

7- İktidar ilişkileri ve göstergeleri onun için çok önemlidir. Astlarına kimin üst olduğunu hatırlatmayı sever.

8- İlk denemede başarılı olamazsa, başarısızlığının belgelerini yok etmeyi unutmaz.

9- Talimatlarını post-it ile, e-postayla verir böylece astlarıyla yüzleşmekten kaçar.

10- Toplantılarda son sözü mutlaka o söyler, gerekirse başkasının sözünü tekrarlamak pahasına..

16 08 2009

7

Bir önceki gün Maçka Parkı'ndayız...

Kurban konserini, Maçka Park'ında bir ağacın üzerinden beleşe dinliyor, Emre'yi, Amerika'ya yolcu etme bahanesiyle bira içip, Taksim'e Rastazade Uğur, Uğur'un Sevgilisi ve Oğulcan'ın yanına, Oğulcan'ın çalıştığı "Kaset"e gidiyor, birer bira daha içiyor ve dağılıyoruz. Emre bana otobüse kadar "eşlik ediyor."

Sabah annem, odama giriyor ve beni öperek uyandırıyor.

"Berk ben gidiyorum oğlum, hadi sonra görüşürüz."
Doktorla randevusunu hatırlayıp endişeleniyor ve ameliyatının iyi geçmesini umuyorum. Ama ona tedirginliğimi belli etmemem lazım.

"Görüşürüz anne, geçmiş olsun."
Uyumaya devam ediyorum.

Uyandığımda Mert'in başımda dikildiğini görüyorum. Biraz "fazlalıklarını" saymassak kesinlikle benim küçüklüğüm. Kahvaltı ediyor, kahve içiyor ve Duna'nın gelmesini bekliyoruz. Duna gecikeceğini söyleyince bunu fırsat bilip duşa giriyorum. Çıktığımda çoktan varmış oluyor ve yine geciktiğimin farkına varıyor hemen yola koyuluyoruz.

İstanbul güneşi bizi yol boyunca kavuruyor. Bu sıcakta, sarhoş olmak için kesinlikle alkole gerek yok...

Otobüste sızıyoruz.

Her tarafımız tutulmuş bir şekilde, ızdırap içerisinde uyanıyoruz ki, Taksim...

Taksim'e vardığımızda bir önceki çekimden Güliz arıyor -ki kendisi bu çekimin makyözü.

"Neredesiniz?"
"Gelmek üzereyiz, Ceren kıyafetlerini giydi mi?"
"Evet!"
"Nuri ne durumda?"
"Bırak şimdi fotoğrafçı kaprisini gecikecek misin?"
"On dakika sonra ordayım!"

Matrock'a varıyor, modeller üzerinde son bir kaç rötuş yapıp, çoğu zaman yaptığımız gibi sokaklarda dolanmaya başlıyoruz.

İlk seti çekerken Güliz yanımızdan ayrılıyor. Dört kişi çekime devam ediyoruz.
Ben, Nuri ve Ceren'i çekerken Duna da backstage fotoğraflarımızı çekiyor.
Nuri, yaratıcılığla, bana destek oluyor, rahatlığı keyiflendiriyor ve kesinlikle Ceren'le ikisi çok iyi iş çıkarıyorlar.

Ceren'in uyumluluğu ve sevimliliği benim için artı oluyor, Ceren'in tıkandığı ve ya anlattığımı anlayamadığı zamanlarda, tekrar Nuri devreye girip durumu toparlıyor ve bu dönence akşama kadar sürüyor. Nuri'yle Ceren kıyafet değiştiriyor ve tekrar dolanmaya başlıyoruz. Daha seri olmamız lazım, zira Ceren'in annesi hasta ve saat sekiz'de eve varamassa "İyi kalpli Peri" onu balkabağına çevirecek!
Güle eğlene yedi onbeş'e kadar çekim devam ediyor. Sonrasında Nuri ve Ceren'e yolda veda ederken eski plaklar satan bir eskici görüyor ve 5 Lira'ya 6 tane 45lik alıyorum. Bir sonraki çekimde en az 6 tane plak havada uçuşacak!

Giderlerken arkalarından bakıyorum. Uzun zamandır gördüğüm en yakışan çift! Umarım hep birlikte ve hep mutlu olurlar. En az bir kez daha beraber çalışacağız çocuklar!

Duna'yla yemek yemeye gidiyor karnımızı doyurduktan sonra, çekimi kutlama bahanesiyle 3 Lira'ya tekila bulduğumuz bir yere gidiyoruz. Mekandaki Acid Jazz bile bizi 3 Lira'lık tekiladan daha güzel yapıyor. Üçer tane tekila içiyoruz ve bizi hoş yapmak bir yana daha da ayıltıyor...
Asla üç liraya tekila satan bir bara güvenme!
Bir süre daha oturup, biraz da sohbet edip evlerimize dönüyoruz.


Çok yorucu, bir o kadarda keyifli bir seri oldu.
Ama dinlenmek yok, ertesi güne daha bu fotoğrafları rötuşlayamadan, yeni çekim ve yeni kurgular ve yeni seri...