Salı, Şubat 09, 2010

A Fast For Real Kings


Yesterday evening i was shooting in "Real King's Fast"  the one of most expensive restaurants in Istanbul for national newspaper "Milliyet" with Ali Mert Alan -my journalist friend. If you know me, you know that I am in love with food photography. It was so funny and so delishes ( yes we had eaten them! ) to take all of those photos of special kebabs from Antioch! 


Here We Go!









And of course we needed something to drink -like fresh prepared pomegranate juice.


Cumartesi, Ocak 30, 2010

Elif Tasel S/S Collection - Part 1

Some results of the high-fashion shooting with very talented New-York based fashion designer Elif Tasel. It took more than three days to retouch some of those photos. I think i'm more experienced in fashion photography now.

Design and Styling:  Elif Taşel
Model: Duygu Tunç
MUA&Hair: Elif & Kevser Taşel 






©berk duygun & elif tasel

Pazartesi, Ocak 18, 2010

Down The Rabbit Hole


A photo shooting with "Kevser ( model ) & Elif ( fashion degisner & stylist ) Tasel" sisters...
Here we go!






Istanbul - 2010


Model & MUA: Kevser Tasel
Styling: Elif Tasel
Hair: Serkan Oner

Pazar, Ocak 10, 2010

Turquoise

( The first photo shooting of 2010 with Tabea Borchardt in Istanbul.
And we have to shoot again in March, in Germany... )

"It has a blue, or bluish green, color, and usually occurs in reniform masses with a botryoidal surface..."



Listening to:
Donovan - Turquoise


Enjoy it! - bd

Perşembe, Aralık 31, 2009

10

After Duesseldorf and Paris, Tabea Borchardt and me met again in Istanbul.
At first, I took her from Sabiha Gokcen Airport in 6:3o am.  She arrived that early, after the journey took her nearly 20 hours. We had gone home directly and finally we shared one bed again after 50 days. We did not do any fashion shooting in Istanbul so far  - but we will.



We smoked waterpipe oftenly, and drank so much. After our Taksim visit, we cooked something traditionally Turkish. Tabea was very surprised when she learned "there is no Sahne in Turkey". And also we did not planned anything like touristical visits or party actions because we wanted to be spontaneous (man that's how we roll in Istanbul!). 


Tabea also learned that we do not smack or hit women in Turkey, like some German males do it in Germany and she is happy about it. So far she likes the turkish way of life - I still do not like that lifestyle but I think it is my personal problem because I do not like the lifestyle in Paris neighter unlike she did.


I do not know anything about what we will do 'till the 5th of January, but I am sure about something:

We will take lots of photos with love...
"bd king & bea b"

Salı, Aralık 22, 2009

9


İstanbul'a döner dönmez bütün düzenimi kaybediyor, tekrar sabahları uyuyup, geceleri yaşamaya başlıyorum ve bu durum da -dişçim hariç- her yere gecikmeme sebep oluyor. Bol miktarda alkol ve nargile tüketiyor, adeta emiyorum onları. Paris'ten beri -gece kulüplerinde çektiklerim hariç tek bir kare fotoğraf çekmemenin verdiği rahatsızlık duygusuyla yaşıyor, öteki taraftan da beraber çalışmak istediğim modellerin boş vakitlerinin olmasını bekliyorum. Derken bir gün Sevinç bana şu sıralar çok vakti olduğundan bahsediyor ve pazar günü fotoğraf çekmeyi öneriyor.

İşin aslı, Sevinç'le sokak çalgıcılığı yaptığım yıllarda tanışmış, fakat sadece kısa selamlaşmalarla yetinmiştik. Ben sokaklarda flüt çaldıkça, o da iş/okul çıkışlarında önümden geçiyor, ya bir kaç bozukluk atıyor, ya da fotoğraflarımı çekiyordu. Hatta bir keresinde beni videoya bile almıştı! Daha sonralar Kadıköy'de bir kafede rastlaşmış en nihayetinde internetten konuşmaya başlamış ve beraber çekimler yapmıştık.


Meteroloji pazar günü yağmur yağacağını söylemiş olsa da şansımızı zorluyor, pazar gününde karar kılıyor ve bir buçuk saat gecikmeyle Beşiktaş'ta buluşuyoruz. Sahildeki büfelerden birisine oturup birer kahve ve yanına da yiyecek bir şeyler sipariş ediyoruz. Siparişlerimizi beklerken Sevinç yanında getirdiği kıyafetleri çıkarıyor. Rengarenk ve bir sürü! Hepsini kombine ediyoruz, farklı kreasyonlar, konseptler yaratıyoruz. Kahvelerimiz bitince biraz laflıyor sonra Beşiktaş'ın yukarı bölgesine doğru ilerliyor, çekim yapacağımız yere  varıyor ve işe koyuluyoruz. Çekim sırasında yine çamur kaplı çimenlere uzanmak zorunda kalıyorum. İlk defa modelimden daha mağdur durumdayım! Güneş batmaya başladıkça asa'yı ve grenleri arttırıyorum.


Hava tamamen kararınca çekimi sonlandırıyor, yemek yiyor ve birer bira içip laflıyoruz. Sonrasında vapurda içmek için bir bira daha alıyor, Sevinç'i taksiye bindirip ve evine yolcu ediyorum. Arkamı döner dönmez sağanak yağmur başlıyor. Bir dakika içinde iç çamaşırıma kadar ıslanıyorum. Vapurda biramı içmek için dışarı çıktığımda yağmurun azalmış, nerdeyse dinmiş olduğunu görüyor ve rahatlıyorum. Vapur Kadıköy'e yanaşmadan sağanak tekrar artıyor. Onlarca kişi kafamdan aşağıya kovalarca su boşaltıyor. Rüzgar şemsiyeleri ya kırıyor, ya da sahiplerinden alıp denize savuruyor, ben de o sırada çantamda yer kalmadığı için elimde taşımak zorunda kaldığım Lubitel 2'yi montumun içinde yağmurdan korumaya çalışıyorum. Eve varıncaya kadar üzerimdeki kumaştan yapılmış her şey on kat daha ağırlaşıyor.


Çekim sırasında havanın -yağış bir yana- gayet güneşli ve sıcak olmasından dolayı kendimi şanslı mı hissetmem gerektiğini, yoksa Sevinç'i taksiye bindirir bindirmez kara bulutların üzerimde toplanmasına yakınmam mı gerektiğini algılayamıyorum.

Tek bildiğim her şeye rağmen İstanbul'da yeniden fotoğraf çekmenin güzel olduğu... Hele ki Sevinç gibi başarılı, estetik ve sanatçı ruhlu bir modelle.

Çarşamba, Aralık 16, 2009

Retro

Eski eşyalarımın arasında bulduğum, unutulmaya yüz tutmuş negatifler,
Sanırsam tekrar analog fotoğraf çekmeye başlayacağım...






Bu da temettüsü...


Cuma, Aralık 11, 2009

Paris...



"Paris" yazısı ve fotoğrafları çok yakında...

Pazar, Ekim 04, 2009

8

     Tabea Borchardt'ın, 1998 Model Renault Twingo'suyla 
Velbert 'ten Düsseldorf 'a doğru ilerliyoruz. Tabea, kısaltılmış 
haliyle Bea, bir önceki akşam Hamburg'tan fotoğraf çekimi için 
gelmiş, kalacak yer ayarlaymadığımız için, Dayım ve ortaklarının yeni tuttukları fakat henüz 
taşınmadıkları boş ofiste kalmıştık.


     Öğle vakti ve güneş tam tepemizde. Düsseldorf'a tahmin ettiğimizden daha çok daha erken bir vakitte varacağımızı düşünüp, ışığın kesinkin olduğu saatlerde, bir yolunu bulup nasıl vakit geçireceğimizi düşünüyor, bir yandan da otobana çıkabilmemiz için tabelaları takip etmeye çalışıyorum. Sağ ve sol tarafında en az onar metrelik ağaçların bulunduğu bir yola giriyor ve onbeş-yirmi dakika boyunca sürmeye devam ediyoruz. Tam o sırada ormanın içinde inanılmaz  güzellikte ışık demetlerinin olduğu bir alan görüyorum.
"Bea DUR!"
Bea frenlere asılıp sağa çekiyor. O sırada arkamızdan gelen araçlardakiler kendi dillerinde ailelerimize sevgi sözcükleri iletiyorlar. Umursamıyoruz ve park edebileceğimiz bir alan arıyoruz.       
     Emektar Twingo'yu park ettikten sonra aracın arka tarafındaki elbise-aksesuar-ekipman yığınından işimize yarayacağını düşündüğümüz eşyaları şeçiyor ormana doğru ilerliyoruz. Ormanın girişinde güzel ve içi boş bir kök buluyoruz. Bea'yı içine girmesi için ikna etmek fazla vaktimi almıyor. Ne de olsa o da fotoğrafçı, güzel bir kare için her fedakarlığı yapar.


Ormanın içine giriyoruz. Işık demetleri, sonbahar yaprakları... Yine bir ağaç kökü buluyorum. Bu sefer Bea'den ağaç kökünün üzerine, kafası yere, yaprakların arasına, vücudu da ağaç kökünün üzerinde duracak şekilde uzanmasını istiyorum. Tam sırtını rahat ettirecek yaprakları toplamaya başlıyorum ki: ÖRÜMCEKLER! Her tarafta minik minik örümcekler. Nereye adımımı atsam en az yedi-sekiz tane örümcek fırlıyor. Bütün ormanı ele geçirmişler. Ekipmanımı yere koymaya çekiniyorum. Bu durumda Bea'dan nasıl yere uzanmasını isteyebilirim? Yine de Bea, bu durumdan rahatsız olmadığını ve uzanırsa fotoğraf için daha verimli olacağını söylüyor. Kabul ediyor ve uzanmasına yardımcı oluyorum. Belinin tam ağaç kökünün sivri yerine gelmesi gerekmesine rağmen,  o yine de aldırış etmiyor ve ne dersem yapıyor. O uzanırken ben de doğru açıyı bulmaya çalışıyorum. En az on dakika boyunca etrafında fır döndükten sonra yere sıfır bir açıdan çekim yapmam gerektiğini düşünüyorum. Fakat yerlerdeki örümcekler beni iki kere düşündürüyor. Zavallı Bea'ya bakıyorum. Örümcekler ara ara boynunda hatta yüzünde geziyor ve onları alman zorunda kalıyorum, o ise kımıldamıyor bile. Pekala Berk erkek ol! Yere uzanıyorum. Yüzümün önünde sülüğümsü bir yaratıkla selamlaşıyor ve çekmeye devam ediyorum.  


     Sonunda istediğim kareyi yakalıyorum ve ormanın içlerine doğru ilerlemeye devam ediyoruz. Bir süre sonra kütük yığınları görüyorum. Bana ölü doğayı anımsatıyor. Bea'ya kütüklerin altına, örümceklerin arasına uzanmasını, kendisini ölmüş ağaç kütükleri gibi hissetmesi gerektiğini, kütüklerin onun ailesi olduğunu söylüyorum. Dakikasında ölü bir ağaç kütüğüne dönüşüyor. İfadesizce, ölü gibi uzanıyor. Doğa'nın bir parçasıymış gibi... Yine doğru açıyı bulmak için kütüklerin üzerlerine çıkıyorum. Bir kaç kare çekiyorum ki bir anda çürük olduğunu anladığım kütükler kırılıyor. Kendimi fotoğraf makinemi koruyacak şekilde yere atıyor o sırada Bea'nın kütüklerin arasında kaldığını düşünüyorum. Arkamı dönüyorum. Bea sağlam ama kütükler için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Onu kütük yığınından kurtarıp ayağa kalkmasına yardım ediyorum. İlerde daha farklı ağaçlar görüyor ve o tarafa doğru gitmek istiyor. Kabul ediyorum ve yine ormanın içlerine doğru ilerliyoruz. İlerledikçe örümceklerin boyutları ve yolumuza, her tarafımıza dolanacak şekilde rastgele örülmüş örümcek ağlarının sayısı artıyor. Serçe parmağımın boyutundaki bir örümceğin ağına yakalanmaktan son anda kurtuluyor ve artık dönmemiz gerektiğimi söylüyorum. Burası iyice Tolkien'in ormanlarına benzemeye başladı!
     Twingo'ya dönüyoruz. 


     Yarım saat kadar sonra Düsseldorf'a varıyoruz. Medeniyet! Arabayı park ettikten sonra şehir merkezinde bir şeyler atıştırıyoruz. Kahveye ihtiyacım her geçen dakika artıyor. Kendimi günde on dört saat uyumak, her yere gecikmek ve ya bütün gün tembellik etmek gibi bir çok kötü alışkan kurtarmış olsam da bazı alışkanlıklarımı da farkında olmadan arttırıyor, günde bir litreden fazla kahve tüketmeye başlıyorum. Tabi arada, bol bol alkol tüketmek gibi bazı faydalı alışkanlıklarımı da yitiriyorum. Kahvelerimizi de içip Westfalen-Northrhein Eyaleti'nin meclis binasına yürüyoruz. Yeni seti tam meclis binasının önünde çekme kararı alıyorum. Bea, makyajını tazeliyor. Orada, bir kaç kare haricinde bir türlü istediğim sonucu alamıyorum ve ayrılmaya karar veriyoruz.
     Meclisin yanındaki yolda, Nehir kenarından ilerliyoruz. Bea, kayalıklara gitmek istediğini söylüyor ve ben yine onaylıyorum. Ayağında hala topuklu ayakkabıları olduğu için kayalıklarda yürümesine yardımcı oluyor ve onu güvenli bir yere oturtuyorum. Ne zaman tankerler ve ya sürat tekneleri geçse Rhein'ın suları uzerimize sıçrıyor ve fotoğraf makinemi korumak adına kayalıklardan nehre düşme tehlikesi yaşıyorum. Bu defa Bea için hava hoş, ne de olsa sadece kayalıklarda güneşleniyor. O sırada köprüden ufak bir kitle neşeyle bizi izliyor, belki de nehre düşeceğim anı bekliyorlar. Daha çok beklersiniz!


Aynı kayalıklardan geri yürüyor ve nehre paralel ilerleyen eski bir yol buluyoruz. Hava kararmaya başlıyor, tripot kullanmak zorunda kalıyorum. Tanrılar 800 ASA'yı ve Noiseware Professional'ı korusun! 
     Güneş batıyor ama yorgunluktan bir türlü yerimizden ayrılamıyoruz. En sonunda anlık bir cesaretle yine şehir merkezine ilerliyor ve tekrar kahve içiyoruz. Bir süre boyunca altkültürler ve politikadan konuşup Düsseldorf'tan ayrılıyoruz. Yolumuz uzun ve ertesi gün yine erken kalkıp aynı yolları tekrardan katetmek zorundayız. 
     Bir araba dolusu eşyamız, en az on beş kilo çeken antika radyomuz, bir gece vakti çalınmış sokak işaretimiz ve ellilerden kalma kostümümüzle...

Çarşamba, Eylül 09, 2009

Northrhein - Westfalia



Havaalanındaki işçiler grev yaptığı için gergin bir bekleyiş sonrası bir saat rötarla yola çıkıyoruz. Yolculuğun başında,

hostes ve steward'ın, her hangi bir problem yaratmayacağını söylemesine rağmen,
fotograf çekmenin uçağı düşüreceğini iddia eden iki kişiyle tartışıyorum.
Fakat en sonunda beni tek başıma üçlü bir sıraya oturtuyorlar ve ben de yol boyunca bir yandan kahvemi içerken bir yandan da rahat rahat fotoğraf çekiyorum.
Uçaktan iner inmez sağanak yağış bastırıyor. Almanya'da çocukluğumun geçtiği eve doğru giderken, iki gündür havanın kapalı olduğunu ögreniyorum. Eve varınca tam onsekiz saat uyuyor ve ertesi gün uyanır uyanmaz Almanca kursuna gidiyorum.

Kursta bir Amerikalı (daha sonradan kurstaki benim dışımda tek erkek olan Amerika'lının bir Alman'a aşık olup Florida'dan buraya geldiğini ve ondokuz yaşında olmasına rağmen üç hafta sonra evleneceğini öğrenecektim! ), bir Rus ve bir de Japon'la karşılaşıyorum -ve tabiki Alman bir de öğretmenle. Adeta fıkra gibi!
İstanbul'da ki hayatımdan eser kalmıyor. Her sabah düzenli olarak yedide uyanıyor, kahvaltı ediyor, kursa gidiyor,
Almanca öğreniyor (öğrenmekten çok, tekrar hatırlıyor) , saat bir de kurstan çıkıp önce eve, sonra da şehir merkezi ve ya Rhein Nehri'nin kıyısına gidiyor ve akşama kadar şehrin fotoğraflarını çekiyorum.
Bir günlüğüne rutinimi bozup Köln'e gidip orada Almanya'da ki ilk modelimi çekiyor ve geceyarısından önce evime dönüyorum.


İnsanların birbirlerine karşı kibarlığını görünce önceleri bir şeyler yanlış

gidiyormuş gibi hissediyor fakat bu duruma da zamanla alışıyorum.
Şehir son oniki senede bir hayli
değişmesine rağmen çocukluğumun geçtiği parkları,
sokakları ve meydanları görür görmez anımsıyorum.
Türkiye'ye dönmeden önce son olarak inşaat halinde gördüğüm kulenin de yapımını bitmiş ve restorant olarak çalışır hale gelmiş
buluyorum.
Ben fotoğraf çekerken, insanlar Türkiye'dekinin aksine bana değil objektifin gösterdiği yere bakıyorlar. Başlarda biraz garipsememe rağmen doğru olanın aslında bu olduğuna karar veriyorum.
Her gün düzenli olarak boş vakitlerimde şehrin sokaklarını geziyor, onlarca, yüzlerce fotoğraf çekiyor ve sonrasında evime gelip yorgunluktan baygın düşmüş halde fotoğrafları rötuşluyor, ertesi gün aynı yerleri tekrar tekrar geziyorum.
Kuzeybatı eyaletinin başkenti;
Zengin ve kibar ve zarif, tıpkı bayrağındaki asil at gibi...